
27 Eylül 2007 Perşembe
masa

salonumuzun dekorasyonu tamam. kafamin icinde. dun elimden geldigince ve urkutmemeye calisarak kirmizi bir tv sehpasinin aslinda ne hos duracagini ve onun da sevecegini iddia ederek, manipule etme calismalarima basladim. cok sansliyim cunku seyahatten yeni donmustu, cok yorgundu, itiraz etmeye hali yoktu kirmizi fikrine ve biz haberimiz olmadan birbirimizden, ayni gomlekleri giymistik ve dogumgunu olan yegenine ayni hediyeyi almistik. eh, bu da zevklerimizin uyacagina dair bir isaret olmaliydi, ruzgar benim yonumden esiyordu, biberlemenin tam vaktiydi.(casper, sevimli hayalet ve biberlemek) atisimi yaptim ve galiba ilk sunumumda basarili oldum. ne kadar heyecanliyim... goren beni 1000 m2'lik bir ev dosuyor zannedebilir. su an birisi cikar da: "hey cocuklar, saka yaptik, tum bu olanlar bir kamera sakasiydi, odul olarak da size muhtese bir ev veriyoruz!" dese, mutsuz olucam sanki.
resimde yemek masamiz var. cati fikrinden once de yuvarlak masa cok seviyordum ama etrafimdaki herkes bana sacma bir fikir oldugunu soyleyerek itiraz etti. simdi bir bahanem var... sadece bunun ayaklarindan emin degilim...
kaza kursunu

bu aksam sinemada "knocked up"i seyrettim. kiz, bir gecelik iliski yasadigi cocuktan hamile kaliyor ve cocugu dogurmaya karar veriyor. birbirlerini tanimak icin 9 aylari var. ben cok guldum, sonra sinemada tek gulenin ben oldugumu fark ettim. guldugum seylerin cogunu gercek hayatta yasadigimi hatirladikca daha fazla gulme istegi geldi. bazen kavga ettikten sonra kendimizi sinemada koltuklarimiza oturmus, kavga anlarimizi disaridan bir film izler gibi izledigimizi hayal ediyorum. insan perdede gorduklerinden cok utanabiliyor. ozellikle hormonlarimin pin pon oynadigi belirli gunlerde, cigrindan cikmis, kafesinden kacmis ve bir sekilde sevdigim erkege salca olmus bir canavar veya pislik gibi hissedebiliyorum. sonrasinda gelen utanc duygusu gercekten katlanilmaz oluyor. ya da, onun hic bir sey yapmadigini dusunup durdugum ve kendini kotu hissettirdigim zamanlar. dikkatlice baktigimda cok seyi yapanin o, az seyi yapip da bunu telaffuz ettigi icin cok sey yapmis gibi gorunenin ben oldugumu. bu da utandigim seylerden bir tanesi. film boyunca bunu dusundum. zaman geciyor, kavgalar oluyor bitiyor, geriye bir sey kalmadigini saniyorsunuz, erkek icin bunun anlamsiz bir tartisma oldugunu ama oyle olmuyor, bir gun bir bakiyorsunuz icinden bir yerden 10 ay oncesine ait, son kullanma tarihi gecmis, sizin bile hatirlamadiginiz bir cumle, bir istek cikiyor. voila! o istek olmus veya cumle yerini bulmus. ve o bunu ispat etme geregi/acelesi gormemis. erkeklerin en cok gostermeden yasama kabiliyetlerini seviyorum. en azindan kendi sevgilimin. komedi filminde tum bunlari nasil dusundugumu bende bilmiyorum! ama dusundum iste. hem filme hem kendime guldum. ozellikle kizin hamile oldugu icin hormonlarinin en cigrindan ciktigi anlarda delirium gecirdigi sahneleri. ben o cildirmalari her ay bir kere geciriyorum ve karsimdakine uc boyutlu bir sekilde yasatiyorum. hamile oldugumu ve bunun daha agir bicimde tekrarlandigini hayal edemiorum!
25 Eylül 2007 Salı
bisiklet
ortaokul ve lise hayatım bisiklet üzerinde geçti. sabah uyandığımda aceleyle bir kahvaltı eder ve kendimi yollara vururdum, anlamsızca. yeşilköy'den sahile iner, bütün şeridi gittikten sonra mola verir, ya cadde üzerinde ya yine sahilden geri döner ve bu sefer de koruda aynı ringi döner dururdum. herkes uyandığında kız arkadaşlarımın bir tanesi bisiklet, diğerleri patenle yeşilköy'ün altını üstüne getirmeye devam ederdik. ne kadar zevkliydi! ne saat umrumuzda olurdu, ne kimsenin ne dediği, ne de erkekler... sonra elbette araba geldi ve bisikletimin pabucunu dama attı. zaten artık deli dana gibi bisiklete binecek yaşı çoktan geçmiştim, önceliklerim değişmişti. şimdi bisikletimi çok özlüyorum ve yeniden sahil kenarına taşınacağım günü iple çekiyorum çünkü kendime yeni bir bisiklet almaya ve her sabah binmeye söz verdim. rotam, yine aynı.leylek leylek havada
yazın bitmesine henuz varken, güneşli bir cumartesi günü, erkek arkadaşım, ailesi, italyan bir misafir ve ben, bahçede oturmuş meyva sularımızı yudumlarken üzerimizden bir leylek ordusu geçti. kanatlarının en ince detaylarını görebileceğim kadar yakın hem de. her sene aynı zamanlar, aynı bahçenin üzerinden geçerek göç ediyorlarmış. ben hayatımda ilk kez bu kadar çok leyleği, bu kadar yakından ve havada, o gün gördüm. bu sene bol seyahat edeceğimize inandım.
o zamandan beri ben ayrı bir yere, sevgilim ayrı bir yere gider olduk, hiç durmadan. onun iş gezileri, benim denize ve güneşe kaçmalarım, onun erkek erkeğe tatili, benim kız arkadaşımla detoksum derken yaz bitti, hala gezmeye devam ediyoruz. şimdi, 3 haftalık bir aranın ardından yine yok. sonra kasım'da yeniden. bu tempoya alıştım. yine de uçağının havalandığı andan itibaren içimi garip bir duygu kaplıyor ve geride kaldığım zaman kendimi çok yanlız hissediyorum. özetle, geride kalmak duygusunu sevmiyorum. haftaya ben gidiyorum. bu sırada yapmayı en çok sevdiğim şey, belirli bir saate bilgisayarın başına geçmek ve onun birazdan online olacağını hissetmek ve hiç yanılmamak. yapmasını en sevdiğim ve gerçekten mutlulukla karşılık verdiğim bir şey ise, onun bana, ben sormadan daha, gününü, canını sıkan iş detaylarını, milimetrik koltuk hesaplarını, kalıpların neye benzediğini bir iş arkadaşına anlatır gibi anlatması ve benim onu anlayacağıma güvenmesi, keresteden yapılmış sandalye kalıplarının resimlerini gönderip telefonundan, fikrimi sorması ve sözüme inanması, satmaz dediklerimin üzerinde iki kere düşünüp, neden diye sorması.
ilk başlarda böyle değildi. gün bitip bir araya geldiğimizde, benim ona, nasıl geçti günün, diye sormamı inanılmaz garipserdi! anlatsam, anlıcak mısın bakışıyla bakar yüzüme ve bölük pörçük anlatmaya başlardı. anlamasam da dinlemekten çok zevk alırdım ve uzattıkça uzatırdım. zamanla anlamaya, fark etmeye ve yaptığı işin işleyişini çözmeye başladım. ham madde nereden alınır, bir kalıp nasıl işler, malzemelerin çeşitleri ve birim fiyatları nelerdir ve onlarca bir kızın ilgisini çekmeyecek şey. geçen sene yaptığı bir masaya benim ismimi verdi, kendi hitap şekliyle. verdiği en güzel hediye buydu. bir de çok dar alanda paslaştığımız ve kendimizi bir tenekeye sıkışmış hissettiğimiz bir günde (berbat bir yaz mevsimi geçirmiştik ve kendimizi bizim dışımızda olan şeyler yüzünden kavga etmekten bitkin hssediyorduk) sinema bekleme salonunda gözümün içine bakarak verdiği söz...
o zamandan beri ben ayrı bir yere, sevgilim ayrı bir yere gider olduk, hiç durmadan. onun iş gezileri, benim denize ve güneşe kaçmalarım, onun erkek erkeğe tatili, benim kız arkadaşımla detoksum derken yaz bitti, hala gezmeye devam ediyoruz. şimdi, 3 haftalık bir aranın ardından yine yok. sonra kasım'da yeniden. bu tempoya alıştım. yine de uçağının havalandığı andan itibaren içimi garip bir duygu kaplıyor ve geride kaldığım zaman kendimi çok yanlız hissediyorum. özetle, geride kalmak duygusunu sevmiyorum. haftaya ben gidiyorum. bu sırada yapmayı en çok sevdiğim şey, belirli bir saate bilgisayarın başına geçmek ve onun birazdan online olacağını hissetmek ve hiç yanılmamak. yapmasını en sevdiğim ve gerçekten mutlulukla karşılık verdiğim bir şey ise, onun bana, ben sormadan daha, gününü, canını sıkan iş detaylarını, milimetrik koltuk hesaplarını, kalıpların neye benzediğini bir iş arkadaşına anlatır gibi anlatması ve benim onu anlayacağıma güvenmesi, keresteden yapılmış sandalye kalıplarının resimlerini gönderip telefonundan, fikrimi sorması ve sözüme inanması, satmaz dediklerimin üzerinde iki kere düşünüp, neden diye sorması.
ilk başlarda böyle değildi. gün bitip bir araya geldiğimizde, benim ona, nasıl geçti günün, diye sormamı inanılmaz garipserdi! anlatsam, anlıcak mısın bakışıyla bakar yüzüme ve bölük pörçük anlatmaya başlardı. anlamasam da dinlemekten çok zevk alırdım ve uzattıkça uzatırdım. zamanla anlamaya, fark etmeye ve yaptığı işin işleyişini çözmeye başladım. ham madde nereden alınır, bir kalıp nasıl işler, malzemelerin çeşitleri ve birim fiyatları nelerdir ve onlarca bir kızın ilgisini çekmeyecek şey. geçen sene yaptığı bir masaya benim ismimi verdi, kendi hitap şekliyle. verdiği en güzel hediye buydu. bir de çok dar alanda paslaştığımız ve kendimizi bir tenekeye sıkışmış hissettiğimiz bir günde (berbat bir yaz mevsimi geçirmiştik ve kendimizi bizim dışımızda olan şeyler yüzünden kavga etmekten bitkin hssediyorduk) sinema bekleme salonunda gözümün içine bakarak verdiği söz...
24 Eylül 2007 Pazartesi
feng shui

yazin ilk defa detoks yaptim. yapmaya calistim. yaptigimi zannettim. tek yaptigim uyumak, sikayet etmek ve yemeklerin hayalini kurmak ve en sonunda merkezin arka kapisindan cig borekciye kacmak oldu. benimle beraber detoksa baslayan inanilmaz seker, yasca bir hayli buyuk bir bey, uzun seneler uzakdogu'da yasadigini, karisinin feng shui uzmani oldugunu ve zaman zaman feng shui'den nasil hayatlarini degistirmek icin yararlandiklarini anlatti bir gun bana. ondan once bir feng shui uzmaniyla roporaj yapmistim, onun da anlattklari hemen hemen ayniydi. yaptiklarindan bahsetti: house hunting, evlere danismanlik, bereketi arttiran formuller vb. kendi evime uyguladigim kucuk trickler ise yaradi ama evde cok vakit gecirmedigim icin fazla uzerinde durmadim. yine de evlendigim zaman ogrendiklerimi daha ciddi uygulamayi hatta belki yardim almayi dusunuyorum. http://www.esrakoyuncu.com/: ben roportajimi esra koyuncu ile yapmistim. burada linkini veriyorum. ara ara egitimleri oluyor, ozel olarak tutmak istemeseniz bile belki egitimine katilabilir ya da en azindan bir kahve icin randevulasip sohbet arasinda neler kaptiginiza bakabilirsiniz! benden size bir iki tip: evde bambu bulundurmak şans, bolluk ve bereket getiriyor, bu yuzden ona ingilizce'de lucky bamboo deniyor, golden ratio denen ve her seyin dengede olmasini gozeten bir kavram var, abajurlardan iki tane, ayni hizada, koltuklardan iki tane karsilikli gibi mutlaka dengeli. yataginizi duvara direk dayamamali, araya bir yatak basligi koymalisiniz. yatak her zaman kapiya bakmali. foo kopeklerini kapiniza koyabilir, yine iki tane, biri disi, biri erkek ve kotu enerjileri def edebilirsiniz. bla bla bla... her yerde guzel seramik foo kopekleri ariyorum, beyaz hatta mumkunse ama bulmama imkan yok. calisma masamda sadece plastik olan iki tane var, onlara da bayiliyorum.
bekle beni!

ceyizim icin ilk aldigim sey bu bardak ve ailesiydi. ama ilk zamanlar herkesin basina geldigini sonradan ogrendigim kucuk bir acemilik hatasi ile 12 adet aldigimi sandigim bu bardaklarin aslinda 11 adet oldugunu binlerce kilometre kat edip de vatan topraklarina dondugumde fark etmistim. daha sonra her yerde ayni bardagi aradim, ne v&b'un turkiye dukkaninda ne yurtdisinda, hic bir yerde beyaz olanina denk gelemedim ve en sevdigim bardak takimim guduk necmi olarak yasamaya devam etti. iki hafta sonra onu ilk gordugum ve asik oldugum sehre geri gidiyorum, ilk isim ayni dukkanin merdivnlerini hizla, kosarak inmak ve bu bardagin oldugu reyona kendimi atmak ama bu sefer 1 degil, 5 tane alip bu takimi 16 tane yapmak olucak!
kirmizi bufe

evli ve cocuklu diye bir baska blog oldugunu bugun kesfettim, hem de bir tanesi evli, digeri cocuklu iki erkek tarafindan baslanmis ama devami gelmemis. boyle seyler yapmaya vakit duyan erkeklere hayranlik duyuyorum. ne babam, ne sevgilim vakti olan erkekler, onlari aramak icin belirli saatler gerekir, babam bana karsi daha hosgorulu, her zaman sorularimi cevaplamaya hazirdir ama o an vaktinin olmadigini bilirim, sevgilimi ise gerekmedikce aramamayi iliskimizin ilk basinda aliskanlik halne getirdim. onu aradigimda benimle olan ses tonunu hatta karisan birisi duysa dunyayi kurtarmak uzere oldugu ve hatta kirmizi veya yesil kablodan bir tanesini hemen secmezse bombanin patlayacagi bir anda aradim sanabilir. beni gun boyunca ararsa, gercekten elim ayagima dolasir, acaba ne oldu diye korkuyla acarim telefonu. iste bu yuzden ben de aramam, ararsa konusurum. gun icinde telefonla konusan ciftlere de hayret ve ozlemle bakar kendime gulerim. iste boyle...
bugun is arasinda dekorasyon bloglarina bakarken, domino'nun son sayisinin kapagina denk geldim. burada hic bir kitapcida domino bulmak imkansiz, nedense getirme geregi duymuyorlar oysa muhtesem bir dekorasyon dergisi. hatta acaba ileride zengin bir dergici olursam ben getirebilir miyim diye dusunup hayal bile kuruyorum zaman zaman. kapakta ki kirmizi bufeyi tv sehpasi olarak cok begendim, tv icin elverisli olan tek bolmemize de cok yakisir. evdeki tum yerleri koko halıyla kaplamayi dusunuyoruz(m), bej ve kirmizi da cok uyar. koltuklar herhalde lacivert olacak, o da uyar. sevdim ben bu fikri!
23 Eylül 2007 Pazar
booça
aksamustu basladigim kutulara ayirma ve hepsini not alma isini ancak bitirebildim. sonlara dogru artik iyice sallamaya baslamistim. son kutulardan emin degilim!
son bir senedir her haftasonunu erkek arkadasimin evinde geciriyorum. son derece degerlerine bagli bir ailenin apartmaninda bunu yapabilmem icin bir fare cevikliginde olmam gerekiyor, bu arada katlar arasi yasanan trafikten de usta manevralarla siyrilabilmem. genelde basariyorum. basaramadigim zamanlarda hep bir sey cikiyor ve benim yardimima yetisiyor. dun gece sevgilimle yemekten dondugumuzde saat herhalde 12 yi biraz geciyordu. ben on kapidan degil garajdan girmek icin direttim. asansore kosa kosa ciktik ve erkek arkadasim bana paravan oldu, ben arkasina saklandim ama o sirada artik ayakta duracak halim yoktu cunku hem cok yorgundum, hem cok tuvaletim gelmisti ve ikimizde halimize gulmekten konusamaz haldeydik. acaba dedik, cocuklarimiz bize ne manevralar yapicak. ne yaparlarsa yapsinlar son bir senede yaptigimiz binlerce manevranin sonunda kanmayacagimiza karar verdik. ama ben haftasonu cantami- erkek arkadasimin deyimiyle "boooça"- saklamayi, cerceveletip kizimin odasina asmayi planliyorum, altina da bir not dusebilirim: "in case of emergency break the glass"...
son bir senedir her haftasonunu erkek arkadasimin evinde geciriyorum. son derece degerlerine bagli bir ailenin apartmaninda bunu yapabilmem icin bir fare cevikliginde olmam gerekiyor, bu arada katlar arasi yasanan trafikten de usta manevralarla siyrilabilmem. genelde basariyorum. basaramadigim zamanlarda hep bir sey cikiyor ve benim yardimima yetisiyor. dun gece sevgilimle yemekten dondugumuzde saat herhalde 12 yi biraz geciyordu. ben on kapidan degil garajdan girmek icin direttim. asansore kosa kosa ciktik ve erkek arkadasim bana paravan oldu, ben arkasina saklandim ama o sirada artik ayakta duracak halim yoktu cunku hem cok yorgundum, hem cok tuvaletim gelmisti ve ikimizde halimize gulmekten konusamaz haldeydik. acaba dedik, cocuklarimiz bize ne manevralar yapicak. ne yaparlarsa yapsinlar son bir senede yaptigimiz binlerce manevranin sonunda kanmayacagimiza karar verdik. ama ben haftasonu cantami- erkek arkadasimin deyimiyle "boooça"- saklamayi, cerceveletip kizimin odasina asmayi planliyorum, altina da bir not dusebilirim: "in case of emergency break the glass"...
...
cuma aksami erkek arkadasim ile birlikte once atesli sonra yumusak bir yasama plani hazirladik. bu aslinda bizim b planimiz. a planimiz herkes de oldugu gibi cok renkli, cok heyecanli ve de cok romantikti. ne var ki, araya hayat girdi ve biz gonlumuzden gecenleri uzunlugunu bilmedigimiz ve hic gecmeyecek gibi gelen bir sure icin ertelemek zorunda kaldik, birakildik. henuz 30 yasimiza girmeden ardimizda skandallar, gozyaslari, umutsuzluklar, caresizlikler olan ama bunlarin hic biri bizim sucumuz olmasa da butun faturayi odemek zorunda birakilan ve yine de yilmayan, her gun yeniden baslayan, her zaman kahkaha atmak icin bir sebep bulabilen ve tun bu toz dumanin arasinda birbirine devamli yeniden asik olacak bir sebep bulan bir ciftiz. cocuklarimiza anlatacak cok ama cok uzun bir hikayemiz var. iste boylece, bizim her zaman en kotu olasilik diye dusundugumuz b planimiz, birden gundeme oturdu. babamin bana ogrettigi yuzlerce seyin basinda, hayatin sana verdiklerini kabul etmemek, her zaman curet etmek, istemek, yaratmak, yeniden dogmak ve dogurmak var. ben de onun kizi, onun fotokopisi olarak, bu b plani icin uzulmek ve aglamak yerine o gece ikimizi de menun edecek bir planla sabaha kadar ugrastim. gun agarmaya baslamadan once planimiz, nasil ve nerede yasayacagimiz, kutu kadar bir cati katindan neler yaratabilecegimiz hazirdi. cumartesi sabahi birlikte arabayla, bu sure icinde en fazla yanimizda "duran" iki arkadasimizla bulusmaya giderken benim suratimda kocaman bir gulumseme vardi. bir onceki gecenin korunde kafami yastiga koymus ama aslinda hic uyumamis, sadece hayal kurmustum. arabada devamli hayallerimi, buldugum formulleri anlatip duruyordum. erkek arkadasim(sozlum, gorustugum cocuk) sakin sakin suratima bakip aylar sonra ilk defa kahkaha atmaya ve benimle birlikte hayal kurmaya katilmaya basladi. b planindan hic gocunmadan bu kadar zevk almama sasirdi herhalde. ikimizin de ailesinin maddi durumu cok iyi. bugune kadar en iyi hayatlari yasadigimi en azindan kendi adima soyleyebilirim. hic bir eksigim olmadi. her zaman en guzelin hangisi nerede ve nasil oldugunu bildim. bu yuzden olsa gerek, baskasi icin onemli olabilecek cou sey bana sadece komik geliyor. tadini bildigim seyler icin kendimi hirpalamanin aslinda hic de o seylere degmeyecegini de cok iyi biliyorum. hepsini elde etmek cok kolay, sozlumun zaten bugune kadar cok iyi yaptigi bir sey. 3 sene boyunca bana mukemmel olanaklar sunmus bir erkege bu gununde sirtimi cevirmek cok "creepy" ve cok sahte geliyor. bu yuzden, devam, iyisiyle kotusuyle, vermeye hazirlandigimiz soze deger bicimde: iyi gunde, kotu gunde.
en azindan elimizde bir plan olmasinin etkisi ile bugun ise koyuldum ve en sevdigim ve en yakin arkadasima aylardir soz verdigim ama hep erteledigim bir seye basladim, ceyiz odami duzenlemek, kutulamak ve envanter cikartmak... pof, gercekten cok zormus. keske yardim edeyim dedigi zamnalar kabul etseydim de beraber yapsaydik cunku simdi hamile ve cop bile kaldirmasina izin veremem...
ne kadar cok ve ne kadar guzel seyler almisim, farkinda olmadan. aldiklarimin cogunu unutmusum, bugun gordukce, aa bu benim mi, amma guzelmis, heyyy suna bak cok havali, aman yarabbim bu kaplardan 6 tane mi olmus diyerek bugunun isini yariladim. zaten tum o isin arasinda yeni bir blog yaratma fikri aklima geldi ve ben mustear ismimle yazmaya devam ediyorum : )
en azindan elimizde bir plan olmasinin etkisi ile bugun ise koyuldum ve en sevdigim ve en yakin arkadasima aylardir soz verdigim ama hep erteledigim bir seye basladim, ceyiz odami duzenlemek, kutulamak ve envanter cikartmak... pof, gercekten cok zormus. keske yardim edeyim dedigi zamnalar kabul etseydim de beraber yapsaydik cunku simdi hamile ve cop bile kaldirmasina izin veremem...
ne kadar cok ve ne kadar guzel seyler almisim, farkinda olmadan. aldiklarimin cogunu unutmusum, bugun gordukce, aa bu benim mi, amma guzelmis, heyyy suna bak cok havali, aman yarabbim bu kaplardan 6 tane mi olmus diyerek bugunun isini yariladim. zaten tum o isin arasinda yeni bir blog yaratma fikri aklima geldi ve ben mustear ismimle yazmaya devam ediyorum : )
love and marriage

Love and marriage, love and marriage
Go together like a horse and carriage
This I tell you brother
You cant have one without the other
Love and marriage...
married with children, evli ve cocuklu, al bundy ve ailesi cocukken seyredip de bir turlu bana komik gelmeyen bir diziydi. buyumeye basladiktan ve hatta belki buyudukten sonra bu dizinin neden benden buyuk insanlara o kadar komik gelebilecegini kavradim. belli ki kadinlar kocalarini, kocalar karilarini, al ve ismini hatirlamadigim ama her zaman capraz komsumuzun karisi aysim abla'ya benzettigim karisina benzetiyorlardi. (bir cumlede ne kadar cok kari kelismesi kullanmak zorunda kaldim...)
simdi ben evleniorum ve kocam olacak erkegin tipki al'in koltuguna benzeyen bir koltugu, daha dogrusu koltuk kosesi var. iliskimizin buyuk bir bolumunde onu o koltuktan kaldirabilmek icin ugrastim durdum. sonra fark ettim ki, bosuna kurek cekiyorum ve o koltugunun o kosesini gercekten cok seviyor. o yuzden oraya "yatir" ismini taktim ve kendi haline biraktim. eskiden mustakil bir ev olarak icinde yasadiklari binayi 4 kardes buyuyup evler artik dar gelmeye baslayinca bir apartmana cevirmeye karar vermisti sevdigimin ailesi ve uzun suren bir insaat surecinden sonra artik karsimizda bir aile apartmani vardi. benim teorime gore ya insaatin altinda buyuk bir yatir var ya da insaatta calisan iscilerden bir tanesi tam o kosede bir kazaya kurban gitmis ve ruhunu orada birakmis...
evlenmeye hazirlandigim bugunlerde yeni bir blog acmaya ve neler hissediyorum, hayatimda neler olup bitiyor, bana komik gelen ya da zaman zaman kalbimi cok acitan seyleri yazmaya karar verdim. bu tamamen kisisel ve sadece bana ozel bir blog olup, burada ismi gececek kisiler, benim de ismim dahil olmak uzere tamamen bir hayal urunudur. kendi adimi kullanarak yazdigim baska bir blogum var. ondan once uzun sure bir baska blogu mesken tutmus ve kendi hayatimda donum noktasinda oldugumu hissettigim bir donemde yenisine gecmistim. hic bir zaman yeni bir sayfa acmaktan korkmadim, kendimi telaffuz etmekten de. sadece dedigim gibi, bunun ve burada yazacaklarin bana ozel olmasini ama bir sekilde de heyecanimi paylasmak istedigim icin... ben dila... bu da benim evlilik hazirligi blogum.
bloguma adini vermek istedigim ancak available olmayan evli ve cocuklu'nun meshur soundtrack'i "love and marriage" da evllilik sarkimiz.
Go together like a horse and carriage
This I tell you brother
You cant have one without the other
Love and marriage...
married with children, evli ve cocuklu, al bundy ve ailesi cocukken seyredip de bir turlu bana komik gelmeyen bir diziydi. buyumeye basladiktan ve hatta belki buyudukten sonra bu dizinin neden benden buyuk insanlara o kadar komik gelebilecegini kavradim. belli ki kadinlar kocalarini, kocalar karilarini, al ve ismini hatirlamadigim ama her zaman capraz komsumuzun karisi aysim abla'ya benzettigim karisina benzetiyorlardi. (bir cumlede ne kadar cok kari kelismesi kullanmak zorunda kaldim...)
simdi ben evleniorum ve kocam olacak erkegin tipki al'in koltuguna benzeyen bir koltugu, daha dogrusu koltuk kosesi var. iliskimizin buyuk bir bolumunde onu o koltuktan kaldirabilmek icin ugrastim durdum. sonra fark ettim ki, bosuna kurek cekiyorum ve o koltugunun o kosesini gercekten cok seviyor. o yuzden oraya "yatir" ismini taktim ve kendi haline biraktim. eskiden mustakil bir ev olarak icinde yasadiklari binayi 4 kardes buyuyup evler artik dar gelmeye baslayinca bir apartmana cevirmeye karar vermisti sevdigimin ailesi ve uzun suren bir insaat surecinden sonra artik karsimizda bir aile apartmani vardi. benim teorime gore ya insaatin altinda buyuk bir yatir var ya da insaatta calisan iscilerden bir tanesi tam o kosede bir kazaya kurban gitmis ve ruhunu orada birakmis...
evlenmeye hazirlandigim bugunlerde yeni bir blog acmaya ve neler hissediyorum, hayatimda neler olup bitiyor, bana komik gelen ya da zaman zaman kalbimi cok acitan seyleri yazmaya karar verdim. bu tamamen kisisel ve sadece bana ozel bir blog olup, burada ismi gececek kisiler, benim de ismim dahil olmak uzere tamamen bir hayal urunudur. kendi adimi kullanarak yazdigim baska bir blogum var. ondan once uzun sure bir baska blogu mesken tutmus ve kendi hayatimda donum noktasinda oldugumu hissettigim bir donemde yenisine gecmistim. hic bir zaman yeni bir sayfa acmaktan korkmadim, kendimi telaffuz etmekten de. sadece dedigim gibi, bunun ve burada yazacaklarin bana ozel olmasini ama bir sekilde de heyecanimi paylasmak istedigim icin... ben dila... bu da benim evlilik hazirligi blogum.
bloguma adini vermek istedigim ancak available olmayan evli ve cocuklu'nun meshur soundtrack'i "love and marriage" da evllilik sarkimiz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)