10 Şubat 2008 Pazar


geçtiğimiz cumartesi bütün günümüzü mobilya bakmak için ayırdık. ilk defa ikimiz, sevgilim ve ben birlikte bakacağımız için ben çok heyecanlıydım. haftalardır gezdiğim, gördüğüm ve gözüme kestirdiklerimi gösterecektim ve de onun tarzını belki biraz anlayacaktım. ilk durağımız pelit oldu, bir kutu pizza ve vişne suyunu katık edip yola koyulduk. önceden beğendiğim ve fis kos köşesi için istediğim koltukların olduğu mağazaya girdik. hiç itiraz etmeden hemfikir oldu benimle ve ilk koltuklarımızı aldık. ikinci durağımız cumartesi günü kapalıymış. yine de yılmadım ve aynı markayı satan başka bir mağazaya götürdüm. gosterdiklerimin *hepsi erkeksiydi* sadece bir tanesini beğendi ve bir diğerini beni kırmamak için beğendiğini hissettim. oradan çıktıktan sonra önünden yüz kere de geçsem uğramayacağım bir dükkanı gösterdi ve görmek istedi. ağdalı ingiliz mobilyaları, tanesi 2500 avroya satılan ağır, ihtişamlı ve de gereksiz aplikler, püsküllerle dolu bir dükkanın içinde 10 dakika gezdikten sonra bana chester bir koltuk işaret etti ve "işte hayalimdeki koltuk" dedi. o anda dünya ayağımın altından kaydı, zaman durdu, gözlerim kamaştı, tansiyonum indi ve çıktı. benim sevgilim, ağdalı her şeyden nefret eden, hep modern şeylerden ne kadar hoşlandığından bahseden ve beni delirten, chester modeli kapitone, karpuz kollu bir koltuğun mu hayalini kuruyordu yani? o anda, bir daha onunla ilgili hiç bir kesin fikre sahip olmamaya ve benim sevdiğim erkeği hiç tanımadığıma karar verdim. chester ve o? işin kötüsü, bir zamanlar, evimle ilgili ilk hayal kurmaya başladığımda, benim de en sevdiğim modeldi, istediğim evimde görmeyi. ama ben ona sormadan, bu fikrimden nefret edeceğini düşünerek kendimi çoktan soğutmuşken, şimdi, chester? erkekler...


ilk beraber deneyimimiz az hasarlı ama manevi olarak yorucu geçti. akşamüstü kendimizi bir kafeye attık, hiç konuşmadan bir kadeh şarap içip, yeniden denemeye karar verdik. bir şişeden sonra her konuda hem fikirdik. evet, chester, neden olmasındı...)

Hiç yorum yok: