31 Aralık akşamı, 11:30’da dedem gitti. Başından beri haz almadığım 2007, beraberinde onu da götürdü. En son bayramın birinci günü görmüştüm. Gideceğini biliyordum. Gözlerinden okunuyordu. Bakışı eksik, tatsız, gülüşü keyifsiz, hafızası ona oyunlar yaparken, bu şekilde burada çok fazla kalmayacağını…
90 yıl, dile kolay, yaşaması zor ve uzun bir süre. Ben ona baktığımda hiçbir zaman 90 yaşında bir tonton dede görmedim. Benim dedem Marmara Adası’nda benimle denize giren, beraber Çınaraltı’nda çekirdek çitlettiğim, her konuşmamızda Polimikya’da bıraktığı limon ağacını ve oradan nasıl düştüğünü anlatan, devamlı soru soran ve cevap bekleyen, her yaz aynı balkonda Emre ile beni yan yana koyup, arkamıza değişik bir fon koyma ihtiyacı bile hissetmeden resimlerimizi çeken, masalları kafasından attığını bilmeme rağmen anlamamış gibi dinlediğim, üzülmesin diye, tatil yapmayı her şeyden çok seven& her yaz tatilinde Salamis Bay otelden bana kartpostal atan ve her tatilde bana henüz Türkiye’de bulunmayan, kepek problemim olmamasına rağmen hediye olarak Head&Shoulders şampuan ve saç tokası getiren, yazdığım her yazıyı okuyan, notlar düşüp bana geri gönderen, bir dergi kendi, bir dergi de benden haberdar olması için büyük halam için alan, ona benden bahseden, hırslı, meraklı, çalışkan; henüz çocukken Kıbrıs’tan cebinde bir tek annesinin altın bileziklerinden gelen parayla bir gemiye binip burada yaşama atılan Nesimi idi. Kendine has kuralları, kendine has zaferleri, kendine has bir yaşamı olan, bana tüm olumsuz yanlarına rağmen, birisini olduğu gibi sevebileceğimi gösteren, lakırdıya bayılan, hayatının bir yerinde heyecanlanmak konusunda pes etmiş ve köşesine çekilmiş bir dedeydi… Babamdan ayrı dinlediğim, kardeşinden ayrı, kiminin bayıldığı kiminin uzak durduğu. Bunu görmediğim için yakın zamanda onun aslında çok yaşlandığını fark etmek, ansızın, beni çok incitti anlamadan.
Benim dedemdi. Ben onu çok sevdim, gerçek bir değer verdim, hayalimde bana her zaman neşeli, kahkaha dolu çocukluk günlerimi hatırlattığı için içimden hep teşekkür ettim ve ben, her ne kadar bana bile saçma gelse de bu yaşta bir dede için ağlamak, çok üzgünüm, hayatımın bir perdesi kapandığı ve ben onun nerede olduğunu, kimlere dokunduğunu, kimlerle gülüştüğünü bilemediğim için, resimlerde kalan tatlı anılarımız için…
Dün gece bunları düşünerek eve geldim ve geçen sene bana emanet ettiği çocukluk albümlerimize daldım. Bir gün nikah resimlerimi koymak için aldığım albümlerin bir tanesini kendime, bir tanesini kardeşime yaptım. Bir kuş oldum, dedemi buldum, beraber vapurla Marmara Adası Çınar Otel’e gittik, denize girdik, deniz sonrası ayaklarımızı su dolu oluğun içinde temizledik, akşamüstü için hazırlandık, biraz kitap okuduk yatakta, şekerleme yaptık, didiştik, terliklerimin içine çorap giymem konusunda, onun dediği oldu ve el ele büyük Çınar ağacının altına gittik futbol maçını seyretmeye, bana çekirdek aldı, ben sıkıldım ama sesimi çıkartmadım, oradan hayatımız hiç bitmeyecekmiş gibi devam etti, gün akşama, akşam geceye karıştı, masalların sonunu dinleyemeden uyudum ve reçine kokulu sabahlara uyandım, deniz, kum, Emre, babaannem, dedem ve ben… Hiç bitmeyecek, hep hatırlayacak gibi. Şimdi ise dedem yok ve babaannem benim kim olduğumu hatırlamıyor. Kalbim kırık…