26 Aralık 2007 Çarşamba

sono felice...




muhtesem bir dogum gunu gecirdim. gormek isteyecegim herkesi gordum; en yakın dostum, annem, sevgilim, ailem... inanılmaz güzel hediyeler aldım. hemen hepsi ev ve çeyizle ilgiliydi ve hepsi istisnasız önceden beğenip iç geçirdiğim, bugün alırım, yarın alırım diye ertelediklerim veya almak için para biriktirmek istediklerimdi. en çok senem ve kocasının mikserine bayıldım. bir insan doğum gününde mikser almaya bayılabilir mi? ben bayılırım çünkü henüz evlenmenin e si aklımda bile yokken bu mikserim m si aklımdaydı! ve onu seneler sonra doğum günü hediyesi olarak karşımda bulunca çok şaşırdım, en yakın arkadaşımın dikkatine hayran kaldım. ikinci favorim ise kardeşim ve onun karısından geldi, bir adet platta lapas boynuzlu tepsi! bu tepsiyi ilk gördüğümde aşık olmuştum ama bundan kimseye bahsetmedim bile. satıldığı dükkandan, evlilik listemi oradan yapacağımdan bahsetmiştim sadece ve bunların güzel olduğundan. şimdi bana geri kalan aksesuarlarını almak veya listeme eklemek kalıyor. sevgilim bana çok tatlı süprizler hazırlamıştı ama en tatlısı benim için hazırlattığı pastayı ben gecikince ucundan yemeye kalkması, anlamamam için pastayı oradan, buradan derken güdük kadar bırakıp ona amorf bir şekil vermesiydi. ve akşam ki aile yemeğinde ilk defa hem babamın hem onun inanılmaz neşeli olması ve karşılıklı kıkır kıkır gülmeleriydi. nefret ettiğim 27. yaşımı geride bırakmak o kadar güzel bir duyguydu ki, bitmesini istemedim ve devamlı pasta üflemek istedim, şımardım, kıkırdadım, bitmesin diye dua ettim içimden. bu satırların yazarı kutlamalardan nefret ediyor, ona göre tahmin edin dünkü halimin ne derece şaşkınlık yarattığını yemek masasında. bu sabah bir yaş daha yaşlanmış ama çok mutlu ve hala içinden "teşekkürler" diyen bir insandım.
bekle beni 2008. dönüşüm muhteşem olacak.)
çok mutluyum...

23 Aralık 2007 Pazar

aloha 25 aralik!!!


yarin benim dogum gunum. bu hafta da dogum gunu haftam. her senenin en guzel zamani... kendimi ozel hissettigim, sadece kendimle mesgul oldugum, simardigim bazen ve yasadigim hayat icin her zaman sukrettigim. iyisi ve kotusu, inisi ve cikisi ile mukemmel bir hayatim var ve ben sahip oldugum her sey icin mutesekkirim, ozellikle de para ile satin alinamayan cinsten mutluluklarim icin. sene sonu ve yeni bir yas muhasebesinde daha iyi anliyorum, ne kadar sansli bir insan oldugumu, bugune kadar her zaman. 27 yili geride birakiyorum. bazi seylerin 27 yil ile birlikte geride kalmasini istiyorum ve kalacaklarini da biliyorum. her zaman oyle oldu, her zaman sans bana guldu.


hediyelerimi almaya basladim. hepsi cok guzel. hediye olarak utu masam bile oldu. (ve dumansiz izgaram, yukaridaki sarap bardaginin su bardaklari ve en sevdigim tencere takimi:)) insanin senede bir kac kere dogasi geliyor! yasasin 25 aralik!!! yasasin dila!

12 Aralık 2007 Çarşamba

bugün senin doğum günün

erkek arkadasim, sozlum, sevdigim erkek ve en yakin arkadasim bu aksam saat 12'de 20'li yaslarini geride birakmaya hazirlaniyor. cok degisik bir duygu olmalı. henüz tatmak istemediğim... bütün heyecanıma rağmen araya hayat girdi ve ben bir türlü hayalimdeki hediye seçenekleri üzerine konsantre olamadım. zaten benden ne istediğini de açık ve seçik olarak dile getirdiğinde, yapacak başka şeyim kalmadı. yine de bir hediyeyle doğum günü geçiştirmeyi hiç sevmiyorum. geçen sene bugunlerde paris'teydik. bu senenin heba olmasına izin veremezdim. son dakika senem bana harika bir fikir verdi ve bir anda tüm doğum günü heyecanım ve neşem geri geldi, minik fikir kocaman oldu. aklında kalmasını umduğum bir gün hayal ettim ve minik detaylarla o günü süsledim. tek yapması gereken tadını çıkartması. birthday on the water... onu çok seviyorum ve 30 yaşının gerçekten özel olmasını, özel hissetmenin ne demek olduğunu benimle birlikte hissedebilmesini, doğum gününün her sene aynı gün aynı saatte mutfakta kesilen bir pastadan ibaret olamayacak kadar değerli olduğunu bilmesini istiyorum. çok şey değil.

13 Kasım 2007 Salı

9 Kasım 2007 Cuma

30'a 1 var

en sevdiğim insanların yarısı yaz, diğer yarısı kış çocuğu. en yakın dostum bir yılbaşı gecesi dünyaya gelmiş, geldiği tarihin kendi gibi özel olmasını istemiş. sevdiğim erkek, benden birkaç gün önce, ama iki yıl erken davranarak, bir aralık sabahını seçmiş. ben de kendime fena sayılmayacak, tüm dünyada kutlanan ve hazırlıkları iki ay önceden başlayan bir aralık gecesini seçmişim. aralık, bu yüzden benim için çok özel. sevgilime verdiğim ilk doğum günü hediyesini hatırlıyorum, ne kadar güzel geçtiğini... geçen sene ise, karanlık günlerin gölgesinde geçti, ne tadımız vardı doğum günü kutlayacak, ne de tuzumuz. yine de, boyun eğmiş olmamak için kasvete, ben ona bir paris bileti hediye ettim, beraber ilk gezimizi yaptık ve gezi boyunca, eyfel kulesinin tepesinde bile kavga ettik. eyfel'de ağlayan bir türk olarak tarihe geçmiş olmam lazım.

makaronlar bir yana, o doğum günü bende buruk bir tat bıraktı ve benim için tarihin karanlık sularına gömüldü. şimdi yeni bir yaş, gelmek üzere ve ben yine çok heyecanlıyım. aklımda fikirler dönme dolap gibi, acaba şunu mu yapsam, bunu mu denesem, ah bu güzel olur, bu çok saçma diye kendi eksenimde dönüyorum. son bekar doğum günlerimiz, her yaş kendi şansı ve bereketi ile gelir, bu gelen de hayatımıza şans getirsin, neşe ve ferahlık versin, bizi unutmasın, gülümsetsin, ısıtsın, hatırlanacak bir yaş olsun ve geriye dönüp baktığımızda damağımızda hoş bir tat bıraksın ve hediyem tüm bunların bir habercisi olsun. tam bir ayım var, çok güzel olsun. hediye perileri iş başına...

fikirlerim, çalınmaması umudu ile aşağıdaki gibidir:

- bir gece uyurken macun yardımıyla alacağım parmak izlerinden altın kol düğmesi yaptırmak.

- ona özel bir kitap. bakınız: www.blurb.com

- hayatta en ama en sevdiği şeyi 20 dakikada hazırlaması için bir adet mini dondurma makinesi. bakınız: http://www.freshtrend.com/2007/04/soft-serve-ice-cream-maker.html. bu hediye karşısında çıldırabilir.

- yatırında otururken bütün gü yorulan sırtına benim yerime ve benden daha güzel masaj yapacak bir shiatsu masaj aleti. hem ona dokunan elleri kıskanmama gerek de kalmaz... bakınız: http://www.freshtrend.com/2007/04/in-house-shiatsu-massage.html

- sandalyeler... sabaha kadar onlardan bahsedebiliriz. bazı geceler uykumuz kaçtığı zaman yastık hayalleri kuruyoruz,yeni sandalyeler üzerine, nasıl olacak, isim ne olsun... buna bayılabilir, ek bir hediye olarak: http://www.momastore.org/museum/moma/ProductDisplay_Chair%20Game_10451_10001_16626_-1_11480_11482_null_shop_

- : en cok hosuma gıdenlerden bırı bu, parmak izinizi veya dna'nızın resmini tablo haline getirtebiliyorsunuz. inanılmaz bir fikir...

şimdilik kitap, kol düğmesi ve dna artwork arasında gidip geliyorum. 30 yaş, dile kolay...




-

4 Kasım 2007 Pazar

..

senede 2 kere nişanlımla ayrılmak zorunda kalıyoruz, ayrı çıktığımız kısa tatiller dışında. bu hafta hem kendimle olmak hem de arkadaşlarıma vakit ayırmak istedim, hiç yanlız kalmadım ama tüm kalabalığın içinde kendimi yanlız ve eksik hissettim. her zaman aynı şey oluyor. o yanımda olmadığı zaman, onu neden sevdiğimi hatırlatan onlarca sebep çıkıyor karşıma. belki bir başkasından duyduğum bir tatsız hikaye, kendi sevdiğine dair, belki bir hayal kırıklığı, denk geldiğim, belki bir anı, durup dururken hatırladığım... ve dönüp ikimize baktığımda: "ben bu insanların ilişkilerini tehdit eden ve onları yok eden şeylerin hiçbirini yaşamıyorum" dedirten. bu sefer de oldu ve ben onu neden sevdiğimi, hala gittiğinde neden boyun büktüğümü ve onun için dünyanın bir ucuna gitmem gerekse gideceğimi, en büyük sıkıntıları çekmem gerekse çekeceğimi ama yanımda onu hissettiğimde sadece güleceğimi ve beni maruz bırakmadıkları için, tüm bıraktıklarına rağmen, ona teşekkür etmem gerektiğini hatırladım. ama yine de onsuz gezdim ve tozdum.)

2 Kasım 2007 Cuma

portakal agaci


neden o zamani secmisti bilmiyorum, ama bundan birkac sene once babannem en deger verdigi seyini, dedemin ona ilk evlendiklerinde hediye ettigi yemek kitabini bana verdi. onun icin ne kadar degerli oldugunu, guzel yemek yapmanin ne kadddar muhim bir marifet oldugunu da uzun uzun anlatmisti. yazari elbette ekrem muhittin yegen'di. cok tesebbus ettim ama ne turkcesini anlayabildim, ne de o kadar uzun uzun yemek yapmaya gonlum yanasti, daha pratik cozumler aradim durdum. o sirada yemek bloglari, tabii ki, yardimima yetisti.


onlarca var ama neredeyse her yemegimi ogrendigim bir tane var: http://www.portakalagaci.com/. bu blogda olmayan tarif neredeyse yok ve hepsinin pratik cozumleri var. yabanci tarifleri turk olculerine nasil uyduracaksiniz, krema yerine yogurt nasil gecer, yapacaginiz yemegi neler bozar ve en guzeli de canon makinesiyle itinayla cektigi yemek resimleri. yerli martha stewart. tek bana uzak gelen yani, yemek takimlari konusundaki zevkimiz; ben cok daha sadeyim.) olsun.


bir gun her yemegin altindan kalkabilmeyi istiyorsaniz, yemek yemeyi cok seviyorsaniz veya yemek icin canini verebilecek bir koca/koca adayina sahipseniz veya sadece kendiniz icin en guzel tariflerin hayalini kuruyorsaniz, simdiden calismaya baslayin ve hata yapacak cok vaktiniz olsun. ben her hafta en az iki yemekle denemelerime devam ediyorum. mesela gecen hafta yogurt corbasina giristim, hem nisanlimin hem pamuk kayinvaldemin en sevdigi corba diye ama yogurt kadar nazli bir gidayla cok cuvalladim cunku portakal agacinin 2 litre diye verdigi olcuyu benim dalgin gozlerim 2 su bardagi diye beynime kaydetmisti ve ben tuzlu muhallebi yaptim, bir guzel de yedim sulandira sulandira. sonra bir daha ve vuolaaa! tesekkurler portakal agaci.




tv ortusunu unutmayin

google'a evlilik veya evlilik listesi gibi seyler yazinca cok komik seyler cikabiliyor. ama gercekten bir eve gerekenler de en iyi bu asla bakmayacaginiz sitelerden cikiyor. ben ilk ceyiz yapmaya basladigim zaman etrafimda kimse bana sunu soyle al, boyle al diye bir akil vermemisti ve bir iki sacmalamadan sonra bunun boyle gitmeyecegine ve kendi listemi kendim bulmaya karar verdim ve bu bana gore fazla domestik sitelerden cok guzel listeler edindim. bazilarinda dantel tv ortusu bile yaziyor gerci ama o kadarini da gormezden gelmek lazim. hem belki gercekten tv sinin uzerini ortmek isteyenler vardir ve bu bir arz talep meselesidir. eger oyle olmasaydi etraf brunei sultaninin evinden fiskirmis gibi duran esyalari, ortuleri satan dukkanlarla dolu olmazdi. hele semt pazarlari. ortucuden ve danteladan gecilmiyor. ben ortu defterimi kapattim ama copy paste ulusu calistigim listem hala bitmedi ve bitmesini istemiyorum, sonsuza kadar sursun bu zevk, bu safa!

bir tane ornek:

http://www.gelinlik.cc/gelinlik/category/dugun-hazirliklari/evlilik-listesi/

lumas evimizin herşeyi


buyuk ve uzak kuzanim turkiye'nin en iyi ve eski fotografcilarindan bir tanesi. simdilerde depresif ruh hali nedeniyle kendini eve kapatmis olsa da, herhangi bir kitapta onun ismini gormek, cektiklerini gordugumde heyecanlanmak guzel, garip bir kibir veren bir duygu. babam, her zaman guzel sanatlar okumak istemis, ne var ki, uzerine coken aile geleneklerine hayir diyecek cesareti bir turlu kendinde bulamamis ve ailesinin onun icin cok onceden tasarladigi yola sapmis, saptigi yolu cok ama cok sevmis ve ilk genclik aski sadece hala her ay matbaaya ozel olarak kestirdigi artik kuse kagitlara cizdigi desenlerle devam ediyor. o da kuzeni gibi, fotograf genine sahip ama cektikleri sadece kendisine ozel. cok uzun seneler resim koleksiyonu yapti. sectigi resimler benim tarzim hic bir zaman olmadi, ama kotu olduklarini soyleyemem. oyle ya da boyle, tum bu cevremi kusatan merak, ilgi, yetenek, gorme ve bakma istegi bana bir sekilde yadigar kaldi. "ifade edebildigim" bir is yapiyorum. resim cekmek ve guzel resim cekmek zorunda olmak bunun bir parcasi. bir gun kendi zevkimle secebilecegim bir fotograf koleksiyonum olmasini cok istiyorum, resimden ziyade fotograf benim secimim. simdiden hem kuzanimden, hem begendigim genc fotografcilardan almayi planladigim bir iki fotograf var, evimde kullanmak uzere. bir de yabanci fotografcilar var, su an ve yakin gelecekte paramin yetmeyecegi. ama bir de lumas var: ) koleksiyon yapmak isteyip, iyi fotografcilarin resimlerine sahip olmak isteyip de daha yolun cok basinda olanlar icin: http://www.lumas.com/.


evlilik ve ceyiz ve fotograf ne alaka demeyin, sanat evin gıdasıdır! guzele bakmak sevaptır, guzele bakılan evde gunes solmaz.

31 Ekim 2007 Çarşamba

para vent


oturma gruplarını ayırmak için mükemmel bir tasarım.

en güzel bağımlılık

yapmayı en çok sevdiğim şey dergi okumak, en çok da yabancı dekorasyon dergilerini. ev bakmayı da seviyorum, saatlerce hiç yorulmadan ev gezebilirim, kim nerede ne yapmış görmek için. dekoratör olmayı çok isterdim. işimin insanlara güzel evler döşemek olmasını... bu iki şeyi seviyorsanız ve bu zevkinizin bir sonu yoksa, her ay çıkan dergileri bir günde okuduğunuz için diğer ayı beklemek doğum sancısı gibi geliyorsa, başınıza gelebilecek en mükemmel şey dekorasyon ve tasarım bloglarını, hem de en iyilerini keşfetmek, kötü olanları ayıklamak, aradan çıkartmak ve yeni bir tür bağımlılık geliştirmek. dergilerden yararlandıkları için, sevdiğiniz dergide o ay kimin evi var, hangi tasarımı kullanmışlar türkiye'ye göre çok önceden görebilme şansınız var, elinizde makas beğendiğiniz herşeyi kesmek isterken evi ümraniye çöplüğüne döndürme tehlikeniz yok, biriken dergilerin altında can verme riskiniz çok az, her gün yeni bir şey görebilmenin dayanılmaz hafifliği var, var da var!

hemen kendi listemi yapmazsam bu post bitmeyecek ve ben saatlerce anlatacağım. buyrun:

www.habituallychic.blogspot.com

www.lifeinaventicup.com

www.stylecourt.blogspot.com

www.designsponge.blogspot.com

www.citifed.blogspot.com

www.jadoredecor.blogspot.com

www.desiretoinspire.blogspot.com

www.dominomag.com

ve tüm yabancı dekorasyon dergilerinin web siteleri...

ps: yerli dekorasyon dergilerinden bahsetmememin sebebi, sadece copy paste usulü çalışmaları ve eğer yabancısını satın alıyorsanız, yerli dergiyi satın aldığınız her ay kazıklanma hissiyle yaşamak zorunda kalmak...

30 Ekim 2007 Salı

başından geçeni anlat, masaldır benim için

İçinden geleni söyle, kalırsa yazık olur

Hayata küsüverirsin, hüzünler seni bulur

Bişeyler yapabilirsem güzel gözlerin için

Başından geçeni anlat, masaldır benim için

Hele bi gel, uzaklar sana gelir

Sen hele bi gel, bütün dertler bitiverir

Hep seni bulur, uzun zor sıkıcı günler

Yazık olur, hadi gel kurtar bizi

hele bi gel/pinhani

kasımda alaşağı olan hayatımızı bugune kadar inanılmaz güzel idare ettim. ama son bir aydır, elimden gelenin değil en iyisi, hiç bir şey yapmayacak kadar hem kendime, hem hayallerime karşı isteksizim. ucundan tuttuğum her hayal sanki yıkılmaya mahkum ve onu tek ayakta tutan ben, bütün dünyaya meydan okuyormuşum gibi hissediyorum. beni en savunmasız kılan, tüm olup bitenin başrol oyuncusu sevgilimin başına gelenlere seyirci olmak ve onun üzüntüsünü yaşayıp da elimden gelecek birşey olmaması ve bunun sadece 2mize ait olması. bazen birbirimize sarılıp her şeyi unutuyoruz, bazen arkadaşlarımıza, bazen ikimiz de aynı anda eşit derecede nalet, acısını diğerinden çıkartmaya hazır oluyoruz.

son şık tekrarlandığı zaman aklımda pinhani'nin bu şarkısı dönmeye başlıyor ve içimden bunu sevdiğime söylüyor, radyoda orada burada herhangi bir yerde çalmaya başladığı zaman sinirlerimin o günkü durumuna göre ağlayabiliyorum. son derece saçma bir ruh halim var yani! yine de pinhani ve şarkılarının hepsi çok güzel. bir gün gelip hepsi bittiğinde, bana tüm bu zamanları ve bazen gizlice, bazen beni bir çinliye benzeticek kadar ayan beyan akıttığım gözyaşlarımı hatırlatacak. ve ben ne bugunumu, ne yaşadıklarımı unutacağım.

kurbağa

aşkımızın ilk aylarında sevgilime bir banyo tıpası almıştım. tıpanın ucunda büyük bir kurbağa diğer ucunda sallanan diğer kurbağaya çapkınca gülümsüyordu. o zaman henüz kendi katına taşınmamıştı. taşındığı zaman kurbağalı tıpa alt katta, annesinin evinde kaldı. cumartesi sabahı bir gün önce rahatsızlanıp nakavt olup yattığım için hala kendimi keyifsiz ve halsiz hissedip uyanmak istemedim. uyandığımda sevgilim bana yumurtalı domatesli istediğim herşeyin içinde olduğu bir kahvaltı hazırlamıştı. benim aklıma nereden bilmiyorum kurbağalı tıpa geldi, bunu ona söyledim. sonra aradan saatler geçti, ayrıldık, yeniden bir araya geldik, ve evde dünyanın en saçma ama en şiddetli kavgasını yaptık. ben kendimi sakinleşmek için banyoya kapattım ve o sırada duşta bana gülümseyen kurbağayı gördüm. ne kadar tatlıydı... kavga orada son buldu!

ya ben?


bardaklarıma kavuştum, sonra tekrar ayrıldım ve en sonunda hiç ayrılmamak üzere yeniden kavuştum. bir bardak takımı bu kadar sancılı olmamalıydı ama olsun! onları ilk gördüğüm yerden yeniden bir takım yaptım ve özene bezene bavula yerleştirdim. yanında onlara yol arkadaşlığı edecek çatal bıçaklar, balon şarap bardakları, cezveler, şamdanlar, saklama kapları ve bunun gibi ıvır kıvır onlarca şey ile birlikte uçağa binerken aklıma onları dönüşte göremiyeceğim hiç gelmedi ama uçaktan sadece benim çeyiz bavulum inmedi ve ben ilk defa herhangi bir "şey" için, yeniden alabileceğim ve aslında hiç bir değeri olmayan, günlerce acı çektim. dönüşü muhteşem oldu. sabırsızlıkla hepsini kullanmayı bekliyorum.


çeyiz, dekorasyon fikirleri, ah şöle mi yapsam böle mi derken en önemli kısmı ihmal ettiğimi fark ettim: kendimi! bir zamanlar kalpler çalan minik ama göze hoş gelen figürümden sanki eser yok, kendime baksam da yavaş yavaş köfte kıvamını almaktan memnun değilim. fit olmak istiyorum, ince değil. en yakın arkadaşım zayıfladığımı söylese de, diğeri hala beni güzel bulduğunu dile getirse de bu boy bu kiloyu daha fazla kaldırmaz! o yüzden harekete geçmenin ve düğün veya nikah öncesi kendimi hazırlamanın ve bir ömür öyle kalmak için yemin etmenin tam vakti. bu akşam yogaya gidiyorum, yumuşak bir başlangıç yapmak için. yogayı küçümseyenler son derce yanılıyor, gerçek bir ashtanga yoga dersinde dökülen terleri ve çekilen cefayı görseniz yorum yapmadan önce 2 kere düşünürdünüz. bugün bütün yediklerime dikkat ettim, genelde ediyorum, yeni bir pilates hocası buldum, onu denemek istiyorum, yine bugün uzun bir yürüyüş yaptım. bla bla bla. bu sefer girdiğim bu dikenli yoldan dönmemeye ve artık kendini spora verip de kalçalarını toparlayanlara iç geçirmeyeceğime YEMİN EDİYORUM!


resimdeki sehpa gwyneth paltrow'un salonundan. çok beğendim. koko halının rengini

de.

27 Eylül 2007 Perşembe


masa


salonumuzun dekorasyonu tamam. kafamin icinde. dun elimden geldigince ve urkutmemeye calisarak kirmizi bir tv sehpasinin aslinda ne hos duracagini ve onun da sevecegini iddia ederek, manipule etme calismalarima basladim. cok sansliyim cunku seyahatten yeni donmustu, cok yorgundu, itiraz etmeye hali yoktu kirmizi fikrine ve biz haberimiz olmadan birbirimizden, ayni gomlekleri giymistik ve dogumgunu olan yegenine ayni hediyeyi almistik. eh, bu da zevklerimizin uyacagina dair bir isaret olmaliydi, ruzgar benim yonumden esiyordu, biberlemenin tam vaktiydi.(casper, sevimli hayalet ve biberlemek) atisimi yaptim ve galiba ilk sunumumda basarili oldum. ne kadar heyecanliyim... goren beni 1000 m2'lik bir ev dosuyor zannedebilir. su an birisi cikar da: "hey cocuklar, saka yaptik, tum bu olanlar bir kamera sakasiydi, odul olarak da size muhtese bir ev veriyoruz!" dese, mutsuz olucam sanki.

resimde yemek masamiz var. cati fikrinden once de yuvarlak masa cok seviyordum ama etrafimdaki herkes bana sacma bir fikir oldugunu soyleyerek itiraz etti. simdi bir bahanem var... sadece bunun ayaklarindan emin degilim...

kaza kursunu


bu aksam sinemada "knocked up"i seyrettim. kiz, bir gecelik iliski yasadigi cocuktan hamile kaliyor ve cocugu dogurmaya karar veriyor. birbirlerini tanimak icin 9 aylari var. ben cok guldum, sonra sinemada tek gulenin ben oldugumu fark ettim. guldugum seylerin cogunu gercek hayatta yasadigimi hatirladikca daha fazla gulme istegi geldi. bazen kavga ettikten sonra kendimizi sinemada koltuklarimiza oturmus, kavga anlarimizi disaridan bir film izler gibi izledigimizi hayal ediyorum. insan perdede gorduklerinden cok utanabiliyor. ozellikle hormonlarimin pin pon oynadigi belirli gunlerde, cigrindan cikmis, kafesinden kacmis ve bir sekilde sevdigim erkege salca olmus bir canavar veya pislik gibi hissedebiliyorum. sonrasinda gelen utanc duygusu gercekten katlanilmaz oluyor. ya da, onun hic bir sey yapmadigini dusunup durdugum ve kendini kotu hissettirdigim zamanlar. dikkatlice baktigimda cok seyi yapanin o, az seyi yapip da bunu telaffuz ettigi icin cok sey yapmis gibi gorunenin ben oldugumu. bu da utandigim seylerden bir tanesi. film boyunca bunu dusundum. zaman geciyor, kavgalar oluyor bitiyor, geriye bir sey kalmadigini saniyorsunuz, erkek icin bunun anlamsiz bir tartisma oldugunu ama oyle olmuyor, bir gun bir bakiyorsunuz icinden bir yerden 10 ay oncesine ait, son kullanma tarihi gecmis, sizin bile hatirlamadiginiz bir cumle, bir istek cikiyor. voila! o istek olmus veya cumle yerini bulmus. ve o bunu ispat etme geregi/acelesi gormemis. erkeklerin en cok gostermeden yasama kabiliyetlerini seviyorum. en azindan kendi sevgilimin. komedi filminde tum bunlari nasil dusundugumu bende bilmiyorum! ama dusundum iste. hem filme hem kendime guldum. ozellikle kizin hamile oldugu icin hormonlarinin en cigrindan ciktigi anlarda delirium gecirdigi sahneleri. ben o cildirmalari her ay bir kere geciriyorum ve karsimdakine uc boyutlu bir sekilde yasatiyorum. hamile oldugumu ve bunun daha agir bicimde tekrarlandigini hayal edemiorum!

25 Eylül 2007 Salı

bisiklet

ortaokul ve lise hayatım bisiklet üzerinde geçti. sabah uyandığımda aceleyle bir kahvaltı eder ve kendimi yollara vururdum, anlamsızca. yeşilköy'den sahile iner, bütün şeridi gittikten sonra mola verir, ya cadde üzerinde ya yine sahilden geri döner ve bu sefer de koruda aynı ringi döner dururdum. herkes uyandığında kız arkadaşlarımın bir tanesi bisiklet, diğerleri patenle yeşilköy'ün altını üstüne getirmeye devam ederdik. ne kadar zevkliydi! ne saat umrumuzda olurdu, ne kimsenin ne dediği, ne de erkekler... sonra elbette araba geldi ve bisikletimin pabucunu dama attı. zaten artık deli dana gibi bisiklete binecek yaşı çoktan geçmiştim, önceliklerim değişmişti. şimdi bisikletimi çok özlüyorum ve yeniden sahil kenarına taşınacağım günü iple çekiyorum çünkü kendime yeni bir bisiklet almaya ve her sabah binmeye söz verdim. rotam, yine aynı.

leylek leylek havada

yazın bitmesine henuz varken, güneşli bir cumartesi günü, erkek arkadaşım, ailesi, italyan bir misafir ve ben, bahçede oturmuş meyva sularımızı yudumlarken üzerimizden bir leylek ordusu geçti. kanatlarının en ince detaylarını görebileceğim kadar yakın hem de. her sene aynı zamanlar, aynı bahçenin üzerinden geçerek göç ediyorlarmış. ben hayatımda ilk kez bu kadar çok leyleği, bu kadar yakından ve havada, o gün gördüm. bu sene bol seyahat edeceğimize inandım.

o zamandan beri ben ayrı bir yere, sevgilim ayrı bir yere gider olduk, hiç durmadan. onun iş gezileri, benim denize ve güneşe kaçmalarım, onun erkek erkeğe tatili, benim kız arkadaşımla detoksum derken yaz bitti, hala gezmeye devam ediyoruz. şimdi, 3 haftalık bir aranın ardından yine yok. sonra kasım'da yeniden. bu tempoya alıştım. yine de uçağının havalandığı andan itibaren içimi garip bir duygu kaplıyor ve geride kaldığım zaman kendimi çok yanlız hissediyorum. özetle, geride kalmak duygusunu sevmiyorum. haftaya ben gidiyorum. bu sırada yapmayı en çok sevdiğim şey, belirli bir saate bilgisayarın başına geçmek ve onun birazdan online olacağını hissetmek ve hiç yanılmamak. yapmasını en sevdiğim ve gerçekten mutlulukla karşılık verdiğim bir şey ise, onun bana, ben sormadan daha, gününü, canını sıkan iş detaylarını, milimetrik koltuk hesaplarını, kalıpların neye benzediğini bir iş arkadaşına anlatır gibi anlatması ve benim onu anlayacağıma güvenmesi, keresteden yapılmış sandalye kalıplarının resimlerini gönderip telefonundan, fikrimi sorması ve sözüme inanması, satmaz dediklerimin üzerinde iki kere düşünüp, neden diye sorması.

ilk başlarda böyle değildi. gün bitip bir araya geldiğimizde, benim ona, nasıl geçti günün, diye sormamı inanılmaz garipserdi! anlatsam, anlıcak mısın bakışıyla bakar yüzüme ve bölük pörçük anlatmaya başlardı. anlamasam da dinlemekten çok zevk alırdım ve uzattıkça uzatırdım. zamanla anlamaya, fark etmeye ve yaptığı işin işleyişini çözmeye başladım. ham madde nereden alınır, bir kalıp nasıl işler, malzemelerin çeşitleri ve birim fiyatları nelerdir ve onlarca bir kızın ilgisini çekmeyecek şey. geçen sene yaptığı bir masaya benim ismimi verdi, kendi hitap şekliyle. verdiği en güzel hediye buydu. bir de çok dar alanda paslaştığımız ve kendimizi bir tenekeye sıkışmış hissettiğimiz bir günde (berbat bir yaz mevsimi geçirmiştik ve kendimizi bizim dışımızda olan şeyler yüzünden kavga etmekten bitkin hssediyorduk) sinema bekleme salonunda gözümün içine bakarak verdiği söz...

24 Eylül 2007 Pazartesi

feng shui




yazin ilk defa detoks yaptim. yapmaya calistim. yaptigimi zannettim. tek yaptigim uyumak, sikayet etmek ve yemeklerin hayalini kurmak ve en sonunda merkezin arka kapisindan cig borekciye kacmak oldu. benimle beraber detoksa baslayan inanilmaz seker, yasca bir hayli buyuk bir bey, uzun seneler uzakdogu'da yasadigini, karisinin feng shui uzmani oldugunu ve zaman zaman feng shui'den nasil hayatlarini degistirmek icin yararlandiklarini anlatti bir gun bana. ondan once bir feng shui uzmaniyla roporaj yapmistim, onun da anlattklari hemen hemen ayniydi. yaptiklarindan bahsetti: house hunting, evlere danismanlik, bereketi arttiran formuller vb. kendi evime uyguladigim kucuk trickler ise yaradi ama evde cok vakit gecirmedigim icin fazla uzerinde durmadim. yine de evlendigim zaman ogrendiklerimi daha ciddi uygulamayi hatta belki yardim almayi dusunuyorum. http://www.esrakoyuncu.com/: ben roportajimi esra koyuncu ile yapmistim. burada linkini veriyorum. ara ara egitimleri oluyor, ozel olarak tutmak istemeseniz bile belki egitimine katilabilir ya da en azindan bir kahve icin randevulasip sohbet arasinda neler kaptiginiza bakabilirsiniz! benden size bir iki tip: evde bambu bulundurmak şans, bolluk ve bereket getiriyor, bu yuzden ona ingilizce'de lucky bamboo deniyor, golden ratio denen ve her seyin dengede olmasini gozeten bir kavram var, abajurlardan iki tane, ayni hizada, koltuklardan iki tane karsilikli gibi mutlaka dengeli. yataginizi duvara direk dayamamali, araya bir yatak basligi koymalisiniz. yatak her zaman kapiya bakmali. foo kopeklerini kapiniza koyabilir, yine iki tane, biri disi, biri erkek ve kotu enerjileri def edebilirsiniz. bla bla bla... her yerde guzel seramik foo kopekleri ariyorum, beyaz hatta mumkunse ama bulmama imkan yok. calisma masamda sadece plastik olan iki tane var, onlara da bayiliyorum.

bekle beni!


ceyizim icin ilk aldigim sey bu bardak ve ailesiydi. ama ilk zamanlar herkesin basina geldigini sonradan ogrendigim kucuk bir acemilik hatasi ile 12 adet aldigimi sandigim bu bardaklarin aslinda 11 adet oldugunu binlerce kilometre kat edip de vatan topraklarina dondugumde fark etmistim. daha sonra her yerde ayni bardagi aradim, ne v&b'un turkiye dukkaninda ne yurtdisinda, hic bir yerde beyaz olanina denk gelemedim ve en sevdigim bardak takimim guduk necmi olarak yasamaya devam etti. iki hafta sonra onu ilk gordugum ve asik oldugum sehre geri gidiyorum, ilk isim ayni dukkanin merdivnlerini hizla, kosarak inmak ve bu bardagin oldugu reyona kendimi atmak ama bu sefer 1 degil, 5 tane alip bu takimi 16 tane yapmak olucak!

kirmizi bufe


evli ve cocuklu diye bir baska blog oldugunu bugun kesfettim, hem de bir tanesi evli, digeri cocuklu iki erkek tarafindan baslanmis ama devami gelmemis. boyle seyler yapmaya vakit duyan erkeklere hayranlik duyuyorum. ne babam, ne sevgilim vakti olan erkekler, onlari aramak icin belirli saatler gerekir, babam bana karsi daha hosgorulu, her zaman sorularimi cevaplamaya hazirdir ama o an vaktinin olmadigini bilirim, sevgilimi ise gerekmedikce aramamayi iliskimizin ilk basinda aliskanlik halne getirdim. onu aradigimda benimle olan ses tonunu hatta karisan birisi duysa dunyayi kurtarmak uzere oldugu ve hatta kirmizi veya yesil kablodan bir tanesini hemen secmezse bombanin patlayacagi bir anda aradim sanabilir. beni gun boyunca ararsa, gercekten elim ayagima dolasir, acaba ne oldu diye korkuyla acarim telefonu. iste bu yuzden ben de aramam, ararsa konusurum. gun icinde telefonla konusan ciftlere de hayret ve ozlemle bakar kendime gulerim. iste boyle...

bugun is arasinda dekorasyon bloglarina bakarken, domino'nun son sayisinin kapagina denk geldim. burada hic bir kitapcida domino bulmak imkansiz, nedense getirme geregi duymuyorlar oysa muhtesem bir dekorasyon dergisi. hatta acaba ileride zengin bir dergici olursam ben getirebilir miyim diye dusunup hayal bile kuruyorum zaman zaman. kapakta ki kirmizi bufeyi tv sehpasi olarak cok begendim, tv icin elverisli olan tek bolmemize de cok yakisir. evdeki tum yerleri koko halıyla kaplamayi dusunuyoruz(m), bej ve kirmizi da cok uyar. koltuklar herhalde lacivert olacak, o da uyar. sevdim ben bu fikri!

23 Eylül 2007 Pazar

booça

aksamustu basladigim kutulara ayirma ve hepsini not alma isini ancak bitirebildim. sonlara dogru artik iyice sallamaya baslamistim. son kutulardan emin degilim!

son bir senedir her haftasonunu erkek arkadasimin evinde geciriyorum. son derece degerlerine bagli bir ailenin apartmaninda bunu yapabilmem icin bir fare cevikliginde olmam gerekiyor, bu arada katlar arasi yasanan trafikten de usta manevralarla siyrilabilmem. genelde basariyorum. basaramadigim zamanlarda hep bir sey cikiyor ve benim yardimima yetisiyor. dun gece sevgilimle yemekten dondugumuzde saat herhalde 12 yi biraz geciyordu. ben on kapidan degil garajdan girmek icin direttim. asansore kosa kosa ciktik ve erkek arkadasim bana paravan oldu, ben arkasina saklandim ama o sirada artik ayakta duracak halim yoktu cunku hem cok yorgundum, hem cok tuvaletim gelmisti ve ikimizde halimize gulmekten konusamaz haldeydik. acaba dedik, cocuklarimiz bize ne manevralar yapicak. ne yaparlarsa yapsinlar son bir senede yaptigimiz binlerce manevranin sonunda kanmayacagimiza karar verdik. ama ben haftasonu cantami- erkek arkadasimin deyimiyle "boooça"- saklamayi, cerceveletip kizimin odasina asmayi planliyorum, altina da bir not dusebilirim: "in case of emergency break the glass"...

...

cuma aksami erkek arkadasim ile birlikte once atesli sonra yumusak bir yasama plani hazirladik. bu aslinda bizim b planimiz. a planimiz herkes de oldugu gibi cok renkli, cok heyecanli ve de cok romantikti. ne var ki, araya hayat girdi ve biz gonlumuzden gecenleri uzunlugunu bilmedigimiz ve hic gecmeyecek gibi gelen bir sure icin ertelemek zorunda kaldik, birakildik. henuz 30 yasimiza girmeden ardimizda skandallar, gozyaslari, umutsuzluklar, caresizlikler olan ama bunlarin hic biri bizim sucumuz olmasa da butun faturayi odemek zorunda birakilan ve yine de yilmayan, her gun yeniden baslayan, her zaman kahkaha atmak icin bir sebep bulabilen ve tun bu toz dumanin arasinda birbirine devamli yeniden asik olacak bir sebep bulan bir ciftiz. cocuklarimiza anlatacak cok ama cok uzun bir hikayemiz var. iste boylece, bizim her zaman en kotu olasilik diye dusundugumuz b planimiz, birden gundeme oturdu. babamin bana ogrettigi yuzlerce seyin basinda, hayatin sana verdiklerini kabul etmemek, her zaman curet etmek, istemek, yaratmak, yeniden dogmak ve dogurmak var. ben de onun kizi, onun fotokopisi olarak, bu b plani icin uzulmek ve aglamak yerine o gece ikimizi de menun edecek bir planla sabaha kadar ugrastim. gun agarmaya baslamadan once planimiz, nasil ve nerede yasayacagimiz, kutu kadar bir cati katindan neler yaratabilecegimiz hazirdi. cumartesi sabahi birlikte arabayla, bu sure icinde en fazla yanimizda "duran" iki arkadasimizla bulusmaya giderken benim suratimda kocaman bir gulumseme vardi. bir onceki gecenin korunde kafami yastiga koymus ama aslinda hic uyumamis, sadece hayal kurmustum. arabada devamli hayallerimi, buldugum formulleri anlatip duruyordum. erkek arkadasim(sozlum, gorustugum cocuk) sakin sakin suratima bakip aylar sonra ilk defa kahkaha atmaya ve benimle birlikte hayal kurmaya katilmaya basladi. b planindan hic gocunmadan bu kadar zevk almama sasirdi herhalde. ikimizin de ailesinin maddi durumu cok iyi. bugune kadar en iyi hayatlari yasadigimi en azindan kendi adima soyleyebilirim. hic bir eksigim olmadi. her zaman en guzelin hangisi nerede ve nasil oldugunu bildim. bu yuzden olsa gerek, baskasi icin onemli olabilecek cou sey bana sadece komik geliyor. tadini bildigim seyler icin kendimi hirpalamanin aslinda hic de o seylere degmeyecegini de cok iyi biliyorum. hepsini elde etmek cok kolay, sozlumun zaten bugune kadar cok iyi yaptigi bir sey. 3 sene boyunca bana mukemmel olanaklar sunmus bir erkege bu gununde sirtimi cevirmek cok "creepy" ve cok sahte geliyor. bu yuzden, devam, iyisiyle kotusuyle, vermeye hazirlandigimiz soze deger bicimde: iyi gunde, kotu gunde.

en azindan elimizde bir plan olmasinin etkisi ile bugun ise koyuldum ve en sevdigim ve en yakin arkadasima aylardir soz verdigim ama hep erteledigim bir seye basladim, ceyiz odami duzenlemek, kutulamak ve envanter cikartmak... pof, gercekten cok zormus. keske yardim edeyim dedigi zamnalar kabul etseydim de beraber yapsaydik cunku simdi hamile ve cop bile kaldirmasina izin veremem...

ne kadar cok ve ne kadar guzel seyler almisim, farkinda olmadan. aldiklarimin cogunu unutmusum, bugun gordukce, aa bu benim mi, amma guzelmis, heyyy suna bak cok havali, aman yarabbim bu kaplardan 6 tane mi olmus diyerek bugunun isini yariladim. zaten tum o isin arasinda yeni bir blog yaratma fikri aklima geldi ve ben mustear ismimle yazmaya devam ediyorum : )

love and marriage


Love and marriage, love and marriage
Go together like a horse and carriage
This I tell you brother
You cant have one without the other
Love and marriage...

married with children, evli ve cocuklu, al bundy ve ailesi cocukken seyredip de bir turlu bana komik gelmeyen bir diziydi. buyumeye basladiktan ve hatta belki buyudukten sonra bu dizinin neden benden buyuk insanlara o kadar komik gelebilecegini kavradim. belli ki kadinlar kocalarini, kocalar karilarini, al ve ismini hatirlamadigim ama her zaman capraz komsumuzun karisi aysim abla'ya benzettigim karisina benzetiyorlardi. (bir cumlede ne kadar cok kari kelismesi kullanmak zorunda kaldim...)

simdi ben evleniorum ve kocam olacak erkegin tipki al'in koltuguna benzeyen bir koltugu, daha dogrusu koltuk kosesi var. iliskimizin buyuk bir bolumunde onu o koltuktan kaldirabilmek icin ugrastim durdum. sonra fark ettim ki, bosuna kurek cekiyorum ve o koltugunun o kosesini gercekten cok seviyor. o yuzden oraya "yatir" ismini taktim ve kendi haline biraktim. eskiden mustakil bir ev olarak icinde yasadiklari binayi 4 kardes buyuyup evler artik dar gelmeye baslayinca bir apartmana cevirmeye karar vermisti sevdigimin ailesi ve uzun suren bir insaat surecinden sonra artik karsimizda bir aile apartmani vardi. benim teorime gore ya insaatin altinda buyuk bir yatir var ya da insaatta calisan iscilerden bir tanesi tam o kosede bir kazaya kurban gitmis ve ruhunu orada birakmis...

evlenmeye hazirlandigim bugunlerde yeni bir blog acmaya ve neler hissediyorum, hayatimda neler olup bitiyor, bana komik gelen ya da zaman zaman kalbimi cok acitan seyleri yazmaya karar verdim. bu tamamen kisisel ve sadece bana ozel bir blog olup, burada ismi gececek kisiler, benim de ismim dahil olmak uzere tamamen bir hayal urunudur. kendi adimi kullanarak yazdigim baska bir blogum var. ondan once uzun sure bir baska blogu mesken tutmus ve kendi hayatimda donum noktasinda oldugumu hissettigim bir donemde yenisine gecmistim. hic bir zaman yeni bir sayfa acmaktan korkmadim, kendimi telaffuz etmekten de. sadece dedigim gibi, bunun ve burada yazacaklarin bana ozel olmasini ama bir sekilde de heyecanimi paylasmak istedigim icin... ben dila... bu da benim evlilik hazirligi blogum.

bloguma adini vermek istedigim ancak available olmayan evli ve cocuklu'nun meshur soundtrack'i "love and marriage" da evllilik sarkimiz.